Protest müzik, 12 Eylül diliminde doğmuştur; bir tür cezaevi müziğidir. Dikkat edildiğinde anlaşılacaktır ki, 12 Eylül süreci bu müziği beslemiş, protest müziğin darağacını ise Sovyetizmin yıkılışı kurmuştur.
Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Aslında protest müzik sol karakterlidir. Solun iki kutuplu süreçte yer aldığı statüko karşıtlığı kendisinin edebiyatta ve sanatta yerini belirlemiştir.
Ama bugünkü tablo siyasetin karakterini de, kimyasını da değiştirmiştir. Siyaset, poplaştıkça ideoloji ile bağını da koparmaya yüz tutmuştur. Halk ideolojiyi oldum olası sevmemiştir. Siyaset vardır, ideoloji yoktur.
Politika bir küçük burjuva aletidir ve insanlık aleminin en politik varlıkları daima sanatçılar olmuştur. Sanat değişken, gelişken ve atak haliyle haberin kaynağı olduğu için medyanın konusudur. Bu da sanatçının kolay müttefik bulması sonucunu getirmiştir. Sanatçının aynaya yansıyan resmi işte bu medyadaki müttefikler tarafından çizilmiş, halkın belleği biraz da bu müttefiklerin duruşu ile belirlenmiştir. Ancak halk yüzyılların birikimi ile oluşturduğu doğal filtre sonucu sevginin doz ayarını yapmayı bilmiştir. Politik duruşunu makul seviyede tutan sanatçıları, her şeye rağmen sanatın ektiği yumuşak tohumlar nedeniyle hoşgörüyle izlemiş ama dozu ayarlanmamış, ayarı bozulmuş duruşta ibre sanattan politikaya dönünce, halk sanatçıyı terk etmiştir.
Türk toplumunun makuliyet ölçüsü budur. Bu yaşamsal ve deneysel bir birikimin kaçınılmaz, bozulmaz, yıkılmaz gerçeğidir.
Türk milleti, Orta Asya’dan Anadolu’ya su misali akıp gelirken, rastladığı coğrafyaya ya da karşılaştığı beşeri iklimlere bu iç ritmiyle direnmiş, etkilenmiş ama millî kodifikasyonunu, millî tertibini bozmadan varlığını zamana yaymayı bilmiştir. Sosyal genlerini iş, eylem üzerine oturtarak kendine has bir fikri tutuş sanatı geliştirmiştir. Bu reel politikadır. Gerçeğin hayata yansıyan yürüyüşüdür.
Türk Milleti aslında siyasetin adını koymadan siyaset yapmıştır. Kimi sanatçıları siyasi kimlikleri ile tanımadan dinlemiş, izlemiş sevmiş ama politik varlıklarını tanıdıktan sonra da ilgi alanından uzaklaştırmıştır. Türk insanı devletinin mukadderatını kendi kaderiyle bütünleştirir. Bu ilişki zamanla insan-devlet fikrini yaratır. Böylece Türk insanı hoş görüsünü devletin büyüklüğünün tabii açılımı, kahrediciliğini de yine bu büyüklüğün kaçınılmaz sonucu olarak sergiler. Paradoksal bir durumdur ama gerçek bu paradoksta gizlidir.
Bu sessiz ve derinden varoluş kavramıdır.
Batı’da böyle olmamıştır. Batı’nın mekanik materyalist bakışı, devleti insandan soyutlar. Devlet bir sınıfın güçle buluştuğu statükodur. Varlığı belirleyen işte bu güçtür. Yöneticiye halka karşı bir sorumluluk yüklemez. Batı’da devletin oluşumu ile Rönesans’a kadar geçen süreç kaba bir derebeylik nizamının vurucu gücüdür. Bu nedenle ilk çağ filozoflarının ideal devlet kuramlarında bile sınıf, köle, Roma asaleti tarzında ayrışmalar vardır. Bu bir anlamda Makyavelli’nin “Hükümdar” eserinde ünlenen bakışı idrakimize taşır. Batı politikası ortaçağ sürecinde Makyavelli’yi yaratmıştır. Bu Batı’nın hesapçı mantığının kaçınılmaz sonucudur. Batı’da hesap kelimesinin öldürücü etkisi vardır: Ölçme, analiz, inceleme, diyalektik, determinizm olguyu anlamak için kullanılması olmazsa olmaz yöntemlerdir.
Doğu’da ve dolayısıyla bizde ise bütüncü bakış çok önemlidir. Türk politik sistematiğinde yönetene düşen sorumluluk altından kalkılacak gibi değildir. O yüzden Batı’da devlet statüko ise doğuda devlet “ateş topu “ şeklinde anlatılır. Ve Türk politik sistematiğinin karşılığı Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig” eserinde zirveye ulaşır. Türk politik sistematiğinde eşyayı ve insanı ortamdan soyutlayarak tarif etmek mümkün değildir. Hiç kimse kendisini bu bütünden soyutlayarak tarif edemez. Ne Hakan, ne de sürü çobanı. Herkes bir bütünün parçasıdır. Herkes gök kubbe altındadır. Yöneten ve yönetilen aynı gök kubbe altında yaşarlar. Bu yöneten için bir ödevi layıkıyla yerine getirmek demektir. Yusuf Has Hacib’in Bilge Öğdürmüş’e söylettiği şu sözler bu noktada gök kubbenin sesi gibidir.
“Ey Hükümdar! Ülkende bir kişi bile gece aç kalsa onu senden sorar Tanrı! Ey Hükümdar! Bu dünya bir zindandır, zindanda fazla sevinç bekleme. İyilikler yaparak, mezarını süsle. Tanrı sana ne iyilikler yaptı, seni halk üzerine hakim kıldı. Fermanını yürüttü. Sen bunlara karşı iyi, merhametli, temiz ol. Her işi akılla işle, nefsinin esiri olma, gönlünü diri tut. Halka karşı merhametli ve adil ol!
İşte duygu coğrafyamızın bu şifresinin bozulması halinde ozanlar, bakşılar, aşıklar var oluş sebeplerine uygun beklenen uyarıları yapmışlardır. Bu aslında gök kubbenin uyarısıdır. Çünkü aşıklık ya da ozanlık bir anlamda ilahi mertebenin temsilinden ibarettir. Aşıkların, ozanların tahtı dinsel atmosferden ilham alır. Aşıkların, şairlerin kamlarla, baksılarla sosyal bir akrabalığı vardır. Ziya Gökalp, şair-büyücü kavramını ortaya atarak eski dönemlerin toplumsal hiyerarşisi hakkında bilgiler verir bizlere. Şairlerin, ozanların iktidarı vardır; onların iktidarı gönlün tahtından ibarettir ve dünya iktidarı ile gizli açık bir çekişme içindedirler. Sanatçıların var olana karşı muhalif oluşlarını biraz da bu ilahi kaynak oluşturur. Ama günümüzde sanatçılar böyle bir bağ ile adlandırılmak yerine, Batıcı gelenekten yola çıkarak kendilerini nesnelleştirmeyi severler. O yüzden bizde sanatçılık özellikle Tanzimat’tan beri Bizanstinist bir eğlence hüviyetine bürünmüş ozanlık geleneğine sırtını dönmüştür. Ozanlıkta mensubiyet duygusu, kahramanlık ruhu ve dinî bağlar söz konusu iken, Bizanstinist panayır geleneği günümüz şov dünyasını etkisi altına almıştır. Ozanların, kamların var olan kötü gidişata karşı içerden yaptıkları eleştiriler halkta karşılık bulurken, günümüz sanatçısının siyasî eylemleri kendisini destekleyen medya mensuplarınca sınırlanmaktadır. Orta Asya’dan bu tarafa değişerek de olsa gelen ozanlık geleneğinin temsilcileri halkın mukadderatına kendilerini verdiklerinde samimi bulunmuşlar, etraflarında bütüncü anlayışa paralel kalabalıklar oluşmuştur. Ya da var olan kalabalığa ses olmayı bilmişlerdir. Bizde bu damarın Pir Sultan Abdal ve Dadaloğlu isimleri etrafında geliştiğini söyleyebiliriz. Pir Sultan Abdal’ın protest geleneği Şah İsmail-Yavuz Selim çatışması içinde yer alır. Beslendiği mağduriyet atmosferi saraydan çok beyler ile alevi Türkmen toplulukları arasındaki kavgadan çıkar. Dadaloğlu ise Avşarlar’ın zorunlu göçüne karşı geliştirdiği isyan ortamında doğmuştur. Ancak kültürün geçmiş ve bugünü terkip etme karakteri nedeniyle diyebiliriz ki bu damar bugünkü protest birikimin çekirdeğinde yaşamamaktadır. Yine kabul etmek durumundayız ki bu gelişme ulusal bir gelenek oluşturmayı başaramamıştır; çünkü öteden beri halkımız yaşananlara politik başlık koymayı istememiştir. Türk halkının siyasî karakteri, kendi mukadderatını devletinin mukadderatına bağlama temelinde geliştiği için bu durum kaçınılmazdır. Burada tartışmaya başka bir başlık açmak gerekir.
Türk milleti Protest müziği tamamıyla reddetmemiş, biraz kendileştirmiş ve kendi bütüncü romantizmi içinde değerlendirmiştir. Bu yolda politik duruşu olmayan sanatçıların yine bütünden kopmayan, analitik olmayan duruşlarını destekleyerek yürüyüşünü sürdürmüştür. İşte Orhan Gencebay’ın farklı metin, farklı aranje sistemiyle ortaya çıkan müzikalitesi böylece popüler ve acıtmayan politik bir dil olarak meydan bulmuştur. Aslında Orhan Gencebay’ın Türk müzik dünyası içinde karşılaştığı en büyük haksızlık, yaptığı çalışmalara arabesk denmesidir. Sözleri ve bestesi ve en az bestesi kadar öne çıkan düzenlemeleri ile Türkiye’nin ilk özgün müzikal sürecini başlatan Gencebay, aynı zamanda sosyal gelişmelere de sırtını dönmeyen, toplumsal sorunlara temas eden bir protest dili de yakalamıştır. Orhan Gencebay, bu noktada ilginç bir örnektir ve doğru yönlerden incelenmesi gerekir. Bu nedenle sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik sistemin dışında kaldığına inanan geniş halk kitlesinin ilgisini çekmeyi başarmıştır. Bu sessiz ve adı konulmamış olan bir halk protestizmidir.
Ahmet ŞAFAK
www.2023istanbul.com