Bu yazı 27 Haziran 2010, Pazar 00:35:11
eklenmiştir. 504 kez okunmuştur.
Yazar : Suat BASARAN
‘İlke’,temel düşünce, temel kanı anlamında bir kelimedir.... ‘İlkeli’ denildiğinde, temel düşüncelerinden, çıkar amaçlı olarak vazgeçmeyen insan anlaşılır… Farsça’dan dilimize geçen ‘dürüst’ kelimesi ise, sözünde ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan anlamına gelir…
Daha ayrıntıya girmeye gerek yok sanırım… İlkeli ve dürüst kelimelerinin çağrışımları aşağı yukarı bunlardır...
Bu bilgiler ışığında şimdi sorularımızı soralım:
1997 yılında Genel Başkan adaylığı sürecinde, yaptığı konuşmalarda, 9 ışığın ‘hürriyetçilik ve şahsiyetçilik’ ilkelerine vurgu yapan birisinin yönettiği partide, söz konusu ilkelerin gereğini yapanların cezalandırılması hangi ‘ilke’nin gereğidir?
Evet, her biri Anadolu’daki pek çok ilden büyük ilçe başkanları hangi gerekçeyle istifaya zorlandı?
İl Kongresi’nde inandıkları doğrultuda oy kullandıkları için mi?
Büyük ihtimal, istifa ettirmenin arkasında böyle bir gerekçenin olmadığı söylenecektir!..
Öyleyse gerekçe nedir?
Şayet bunun nedeni seçim başarısızlığıysa, bizzat Teşkilât Başkanı’nın yerinde bir saat durmaması gerekmez mi?
Nevşehir seçimlerini sağlıklı olarak değerlendiren her aklı başında insan, bunu çok açık olarak görür…
Yine Başkanlık Divanı üyelerinin kendi köylerinde kasabalarında aldıkları oylara bakılsın…
Ayrıca istifaları istenen ilçelerden bir kısmı, son mahalli seçimde yüz akımız olan ilçeler…
Demek ki, konunun seçimle alâkası yok…
Zaten Genel Merkez’in böyle bir kaygusu olsa, il yerinde olmazdı…
Geriye bir tek -Allah korusun- ülkücü ahlâka sığmayan davranışlar kalıyor…
Genel Merkez bunu bir an evvel kamuoyuna açıklamak borcundadır…
Aksi halde Allah huzurunda da, tarih huzurunda da vebal altındadırlar…
*****
Oysa Devlet Bey’e en çok yakışan kelimelerdi, ‘ilkeli’ ve ‘dürüst’ kelimeleri…
Ve bizler bu Devlet Bey’i gerçekten çok sevdik…
Şimdi yanında yer alanların bir çoğu vaktiyle ona en ağır hakaretleri yaparken ve ‘beraber görülme korkusu’ndan odasına giremezken, yanında yer alma nedenlerimizin başında bu özellikleri geliyordu…
Ne yazık ki şimdi birileri, kendi siyasi beklentileri için, adaylıklarını sorunsuz halledebilmek uğruna Genel Başkan’ı kendi ilkeleriyle çelişir noktaya çekiyorlar…
O zaman insanlardan Genel Başkan’ın sözüne inanmasını ne hakla bekleyeceğiz?
Bu muhteremler dar çerçeve sohbetlerinde her adımlarını ‘Genel Başkan’ın emri ve isteği doğrultusunda’ yaptıklarını söylüyorlar… Onların Genel Başkan’ın hangi direktiflerini çöpe attıklarını biliyoruz ve kaçınılmaz olan nihai hesaplaşmada bunları ortaya koyacağız…
Bizzat Genel Başkan emriyle görevden alınanların, nasıl göreve iade edildiklerinin, Genel Başkan’a açıkça küfür edenlerin atanmalarının nasıl yapıldığının hesabını bir versinler, gerekçelerini bir ortaya koysunlar bakalım…
Buradan açıkça ifade ediyorum…
Kimse bizden koyun itaatiyle boyun uzatmayı beklemesin…
‘Sahte değer yargıları, sahte ilkeler ve sahte standartlar’ hak eden suratlara tek tek çarpılacaktır…
*****
İlkeli... Bilgili... Dürüst…
Genel Başkanımızı bu sözlerle Türk kamuoyuna takdim ettik…
Şimdi bizzat en yakını olduklarını iddia eden kişilerce, söz konusu imaj, ülküdaşları gözünde yerle bir ediliyor…
Sakın ola bir takım süslü kelimelerle teşkilât ve lidere bağlılık dersleri verilmesin... Töre’nin her şeyin üstünde olduğu, ülkücünün öğrendiği en önemli düsturdur...
Hiç kimse ‘ülkücü değer yargıları’nın üstünde değildir ve bu ‘hiç kimse’ye Genel Başkan da dahildir…
Ülkücüler, ideolojilerini de, teşkilâtın ne olduğunu da, hesap yapanların hesaplarını da çok iyi bilirler…
Son söz tabii ki, Genel Başkan’a aittir… Bakalım O’nun tavrı ne olacak?
Ya ‘eski ilkelerine’ uyarlar, ya da ‘yeni ilkeler’ ihdas ederler… Bu yüksek şahsiyetlerinin bileceği iş…
Bu saatten sonra her şey kendilerinin elinde...
Bizler geçmişin hatırına ve inandığımız değerler uğruna, Genel Başkan’ın saygınlığının zedelenmemesi uğruna her türlü fedâkârlığı yine yapmaya çalışacağız…
Ama Allah aşkınıza söyleyiniz, bu saygınlığın korunması için Genel Merkez yöneticilerinin de biraz daha hassasiyet göstermeleri gerekmez mi?
Yoksa onlar, üzerine hepimizin titremesi gereken bu hassasiyet mecburiyetinden muaf mı?